Unutma, "an" ki unutulmayasın...


Hızına yetişilmiyor zamanın. Parça parça unutuluş tohumları dökülüyor eteklerinden. Sadece yer ve gök topluyor bu tohumları.Tohumları büyütüyorlar sessizce. Yerdeki filizlere insanlar hayretle bakmıyor. İnsanların gözlerini cezbeden gökyüzü... Bir de o deniyor olanca heyecanla. Derin karanlığında besliyor unutuluş tohumunu  ve "an" geliyor, tohum filizleniyor. Yıldızlar ona güzel bir karşılama sunuyorlar. "Unutulmak" yazılıyorlar karanlığa düşen parıltılarıyla... Gök gazetesinin tek sayfasına manşet olarak giriyorlar bu son dakika haberini...

Unutulmak tohumu ağaç oluyor, dallanıyor gökyüzünde. Sahte umutlar ise dalları oluyor. Çaresizlikse meyvesi. Bu öyle bir meyve ki, kokusu kainata yayılıyor, kainatı yerinden oynatıyor. 

Hayat denilen, muamma bir yaşamın kollarında birikiyor kelimeler.  Unutulmak yazılan gökyüzünde "unutma" ya ne yazık ki yer yok... Unutmanın olmadığı yerde unutulmak... Ne acı geliyor... Yüreğiniz kıvrım kıvrım oluyor acının zehrini çekerken içine, siz unutuluşunuza derin bir ağıt yakıyorsunuz şimdi. 

"Unutma"nın unutulması kimsenin umrunda değil... Düşüyorsunuz... Düşe yoruyorsunuz... Düş oluyorsunuz... Ve Yusuf geliyor aklınıza...

Merak ediyorsunuz, acaba Yusuf unutmadığı için mi yoksa unutulmadığı için mi kuyudan kurtulmuştu? Cevap sükût ediyor. Cümleler anlamsızlaşıyor. Kelimeler düzenini kaybediyor. Ve harfler siliniyor hafızalardan...

Unutulmanın gündem olduğu alemde "unutma"nın bize dönük yanını görmezden gelmek istiyorsunuz. "Ben"e seslenen hiç bir söze cevap vermek istemiyorsunuz ve veremiyorsunuz da. Muhatap almıyorsunuz kendinizi. Muhatap kılmıyorsunuz kendinize...

"Çoğaltma tutkusu" tüm duygularınızı alt üst ediyor. Sahipleniyorsunuz her şeyi. Emanet olan her şeyin sahibini unutuyorsunuz. Kendinizi unutuyorsunuz. Kendinizde kendinizi çoğaltıyorsunuz. "Ben" "ben"e aidim diyorsunuz. "Ben"lerin sayısı artıyor. Gerçek "ben"i kaybediyorsunuz. Sonunda, unutulduğunuzu hatırlatan tüm haberleri kulak arkasında biriktirmeniz sizi kabrin başında çaresiz kılıyor. "Ben" olmasaydım keşke diyorsunuz. Görmeseydim... Gördüklerim beni görmez eylemiş. Duyduklarım beni duymaz eylemiş. Söylediklerim dilimi lâl eylemiş... Diyorsunuz... Ama kimse duymuyor...

Titre ey muhatap diye bir ses yayılıyor aleme! Rabbin seni bu düştüğün kuyudan da kurtardı. Düştün, O seni aldı bu düşten. Uyandırdı ve ayağa kaldırdı seni. Çaresizliğin biriktiği o derin gayya kuyusundan aldı seni. Seni sana bağışladı. Zira "Rabbin seni [hiç] bırakmadı ve sana [hiç] darılmadı." [Duha, 3] 

Kalk hadi! Seni senden alıp sana verecek, Kadir-i Mutlak'ın huzuruna var. Elini kalbinin üzerine iliştir usulca. Ve " ebediyyen ölmeyecek olan o mutlak diri varlığa güven ve O'nun sınırsız kudret ve yüceliğini övgülerle an..." [Furkan, 58] diyor bir ses...

Ve ekliyor; unutma, "an" ki unutulmayasın...

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Vicdansız İnsanlığımız