Anlamın neresinde kaybolduk?



Bugün birbirimizi anlamak için ne yapıyoruz? Gerçekten anlamak kelimesine neler yüklüyoruz bunu merak ediyorum… 

Anlam bir isimdir malumunuz. İsim haliyle belirsiz bir ifade tarzıdır. İçi boş ve koftur. Oysa anlamı bir anlama kavuşturmak için anlamak şarttır. İşte anlamı zihinsel bir öğütme işleminden geçirip, bir şeylere ulaşma ameliyesi anlamak denilen fiili bir sonucu doğurur. Fakat tüm bu sürecin başlangıcında ise “an”mak var ki, asıl görmezden geldiğimiz nokta burası sanırım.

“An”mak, anılan şeyle birebir bağlantılıdır, onunla değer kazanır. Kendi başına “an”mak bir şey ifade etmeyeceği gibi bunu anlamak da mümkün olamaz. Anlamanın burasında, anmanın derin acısında kıvranan hocaefendinin diline tutunan şu mısraya kulak verelim;

“Andım yine Sen’i her şey yâdımdan silindi”

Heyhat! Her şey yâdınızdan silinecek kadar büyük birini hiç andınız mı? “An”ılan öyle büyüktür ki akıldan her şey silinebiliyor… 

Akla gelmiyor değil, anmak için ben demek gerekiyorsa, neden anınca her şey “yâd”dan siliniyor?

Akıl kendini boşa çıkarıyor. Teslim oluyor Sahibine. Bildim sanılanlar yâddan silinirken; âlemden, kâinattan silinmiyor hiçbir şey. Yok olan bir şey yok aslında. Sen yokta var oluyorsun. Yok olan bildiklerin silinse de koca bir YOK şimdi. Mutlak Var Olanda toplanıyor her şey… 

Kalan sadece ben var, hiçbir şey belirmiyor zihinde. Ben oluyor her şey. “Ben”e emanet kılınıyor. “Ben”le var oluyor, “ben”in şahitliği var kılıyor yaratılan her şeyi…  Ben… Yeterdi bunu demek… Eksik bir şey yoktu, aksi halde Niyazi Mısri böyle der miydi?

Ben sanurdum âlem içre bana hiç yâr kalmadı/ Ben beni terk eyledim bildim ki ağyâr kalmadı  


Bir kez terk etseydik kendimizi. Bir kez uzaktan da olsa baksaydık. Bakakalsaydık, dursaydı her şey. Ne olurdu sanki… Dünyaya dokunsaydık, dönmeseydi. Bizim delice nasıl döndüğümüzü belki de o zaman fark ederdik. 

Anlamı kaybetmemek. Anlamla birlikte anlamlanmak… Mevzumuz bu değil mi? 

Bil ki elife bağlı kaderimiz. Elif gelmeden “nun” kapıyı aralamıyor. Dilimizin kemiği yok. Kalbimizin kapıları sımsıkı kapalı… Elimizde dik duran bir elif… Dik durmak önemli. Diklenmeden, sabırla…  Sabır ve Salât ile… Dua makamında…

Dilimiz “an”mıyor. “An”madan, anılmıyor… Anılmadan anlama kavuşmuyor hiçbir şey. Anlama kavuşmayan “hiçi” anlamıyor kimse.  Anlamıyoruz. Hiçleşiyoruz…

Sözün burasında “hiç”liğin temsilcisi olan Neyzen’e kulak versek hiç fena olmaz herhalde:

Şu yolda kırk senedir adım attım/ Daha hala beni ben anlamadım

“Beni” ben anlamazsa kimse anlayamaz dostum. İyisi mi sen seni sende ara önce. Söze düşüp de kendini kaybetme… Anlamı kaybetme… Anlamsız bir kuyuda, uykudan uyanmayı bekleme.  Ses sesleniyor, dinle… D/inlemeden anlayamazsın…            

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Vicdansız İnsanlığımız

Unutma, "an" ki unutulmayasın...