Kalplerde olmayan



Yazmak güzeldir. Bir bahar muştusu taşımaktır kâğıda. Belki de ağaçlardan müteşekkil kâğıda ağaç gibi çiçek açtırmaktır. Bu yüzden kâğıda tutuşmuş her yazının, kâğıt için bir bahar olduğunu düşünürüm. 

Yazılar kelimelerden oluşur. Yani kâğıda bir nevi kelimeler bahar getirir. Sadece kâğıda da değil, gönlümüze de bir bahar getirir. Yazmak bu anlamda bahara ortak olmaktır. Her yazının başlangıcı bahar, bitimi bir başka bahardır. Kış ve yaz ise bu iki bahar arası yoldaş olur kalemimize/klavyemize...

Kış ve yaz baharlarımızın niteliğini belirler. Yazarken yazımıza da taşıdığımız kış ve yaz, aslında hayatımızın en temel iki mevsimidir. Doğumumuz bir bahar, ölümümüz ise bir başka bahardır. Hayatımızın en temel yılları kış ve yaz arasında geçer. Hayatımızın en çetrefilli yılları, en değişmez değerleri değiştirmeye kalkıştığımız yıllar yine kış ve yaz mevsimine denk gelir. En olgunlaştığımız yıllar yazımızdır, daha sonrası için kışımıza gözlerimizi diker ve ona doğru yol alırız. Ve son baharımız ile gözlerimizi kaparız. Arkada bıraktığımız ise bir kâğıt üzerine karalanmış yaşamı ifade eder. Ya da bir mezar taşına kazınmış iki tarih arası ince bir çizgiyi…

Vahyin iniş süreci ile başlayan İslam da baharını yaşamış ve yaz geldiğinde Uhud eleği ile adeta iman edenler ile iman etmeyenler elenmektedir. Kaygılar, umutsuzluklar, nefsin istekleri ve imanın sükûneti…   Bu elek öyle bir elek ki, burada iman elenmektedir. İman eleğinde umutsuzluğa, kaygıya, mal ve servet hırsına yer yok…  Ganimet peşinde koşmak, can sevgisi ve Peygamber sonrası dağılıp gerisin geri dönmek… Vahiy her an duruma müdahalede bulunmakta ve söz gittikçe ağırlaşmaktadır. Zira söz söylemenin ağırlığını bilmeyenlerce ortaya bir söz konulmuş ve buna riayet edilmemiştir. Ve sonrasında durumu kurtarma kabilinden sözler söyleyenlere ve bu iş başımıza neden geldi diyenlere vahiy eşsiz bir cevap vermektedir:  

“iki ordunun harpte karşılaştığı gün başınıza gelenler Allah'ın izni ile gerçekleşti. Bu, Allah'ın (gerçek) müminleri belirlemesi içindi; (ve yine,) ikiyüzlülük yapmış olanları ve kendilerine: "Gelin, Allah yolunda savaşın" yahut, "kendinizi savunun!" denildiğinde, "Eğer savaş(la sonuçlanacağın)ı bilseydik elbette arkanızdan gelirdik" diye cevap verenleri ortaya çıkarması içindi. Onlar, o gün, kalplerinde olmayanı ağızlarıyla söyleyerek imandan çok irtidada yaklaştılar. Hâlbuki Allah, gizlemeye çalıştıklarını çok iyi bilmektedir.(Ali İmran, 166-167) 

Söz söylemenin ağırlığını bilmemek ve söz söylerken yüreğine bakmamak… Dilimize güzel sözcükler tutuştururken gönlümüzde başka hesaplara dair cümleler kurmak. Vahiy bu duruma müdahale ediyordu, niyetleri ortaya döküyor ve kalbinde olmayanı söyleyenlerin inkâra yaklaştığını ifade ediyordu. Ve sözün ahlaklı olanını ortaya koyuyor, adeta sözün değerlisini değersizinden eliyordu.

Bugün yazı yazanlar daha doğrusu hakikatin taşıyıcısı olanları hep Uhud’da hayal etmişimdir. Sözlerin güzelini süslü bir şekilde sunanlar kalplerinde bunu taşıyorlar mıydı? Yoksa kalplerinde olmayanı dillerine dokundurarak sözü öldürüyorlar mıydı, sözü ruhsuz mu bırakıyorlardı? Ve böylece imana yaklaşacaklarını düşünüp, imandan uzaklaşıyorlar mıydı?

Sorulara cevaplar tutuşturmak yazı yazanların veya konuşanların işi. Ben de acizane, bu yazıyı sonlandırırken düşünüyorum şimdi. Bu kısacık yazıda acaba “iman”a mı yakınlaştım yoksa “inkâra” mı?

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Vicdansız İnsanlığımız