Bir Musibettir, Yaşamak, Bin nasihat


Kaygılanma küçüğüm…

Yalnızlığa bürünelim bu gece. Sabahın kıyısına ulaşıncaya dek, dolaşalım delice şerrin damarlarında. Özgürlüğüne kavuşturalım umutsuzluk zehrini yorgun sokaklarda. Ellerini umuda açan bir dilencinin, sigara kokan nefesinde bulalım ölümü. Ölüm alalım narin bedenlerimize. Ölüm olalım.

Düştüğün yerden kalk artık küçüğüm…

Gözlerinde tükenen dünya coğrafyasının dört bir tarafına uçurtma yollayalım. Çılgınca sabaha kadar dualar edelim seninle. Başımızı utancımızdan kaldırmayalım secdeden. Unutalım gitsin hayatı. Rüyalarımızda gezelim tüm kâinatı. Sevinçlerine ortak olalım uçurtmalarımızın. Sonuçlara ne de çok sevinelim, bu sevinçle uykudan uyanalım, bu ateşle…

Hayalin yamacında tutunalım gerçekliğe. Hayy olandan alalım yüreğimizdeki güç ve enerjiyi. Kavrulan benliklerin acı yüklü yaralarını kapatalım seher vaktinde. Tespih taneleri gibi dağılalım kan kokulu kabuklara ilişmeden. Sonra tırnaklarımızla kazıyalım yaptıklarımıza aldanarak. Neye aldandığımızı bilmeyelim sorulan sorunun… : “Ey insan! İhsanı bol Rabbine karşı seni aldatan nedir?”

Neydi bizi aldatan küçüğüm…

Bağrı susuzluktan çatlamış, bir yavru ceylan ürkekliğinde yaklaşırken nehrin kıyısına, bilebilir miydik sinsice yaklaşan bir aslanın tam da peşimizde olduğunu? Susuzluktan dönmüş gözümüz görür müydü başkaca planların parçası olduğumuzu. Azgınca koştururken arzularımızın peşinden, arzularımızın da bizim arkamızdan delice koşturacağını nasıl bilebilirdik? Durmadık, biz koştuk/kovaladık, o kovaladı… Biz yakaladık, o yakaladı… Yakala(n)dık…  Yakalananlar ondan değildi. Talut yakalanacağımızı biliyordu, uyardı bizi…

Ağacın uzağında duran masum gözler, yapma dercesine baktı gözlerimize. Ölümsüzlük meyvesine ulaşırcasına kana kana içtik sudan. Kanaya kanaya yaralarımız kabuk bağlamaz oldu. İçtiğimiz su canımızı acıttı. Suyun zehrinde kavruldu midemiz. Boğazımızda kaldı acısı hatıraların. Dilimize tutunmadı kelimeler. Dilimiz eridi… Kaybettik… Talut kendinden kabul etmedi bizi…

Neye tutunsak bizi tutabilir ki küçüğüm…

Gel şaşıralım en iyisi. Şaşkınlığın makamına tutunalım. Kendimizden geçelim. Kendimizi de geçelim. Duamıza ses kanadı takalım. Bırakalım, göklerin kapısına kanat çırpsın haykırışlarımız. Müsennâ şaşırsın durumumuza:“Allah’ı sevdiğini söyleyen ama onunla huzur bulamayan insana şaşıyorum.” Bizim şaşkınlığımıza şaşıran bu insanın söylediklerine de biz şaşıralım. Ve aşkın kanatları duanın kanatlarına dokunsun: “ Âşık insanların Allah’a en yakın olanıdır, çünkü her an O’nu görür”

Gözlerimizde biriksin O’na dair ne varsa. Korkalım, bir anda yanaklarımıza dökülmesin diye sakınalım. Saklayalım en mahremimizde, yüreğimizde. Filiz versin hakikatler, dallansın, budaklansın. Meyvelerden sakınalım. Kelimelerimizi toplayalım güneşin ilk ışıklarında. Mağriplinin peşine düşelim güneş yükselirken üzerimizde: “İnsan, sürekli Allah’ın huzurunda olduğu düşüncesine ulaşmaksızın, benliğin engellerini aşma yönünde bir atılım gerçekleştiremez.” 

Tutunalım yukarıdan uzatılan ipin ucuna. Sımsıkı sarılalım, terlesin avuçlarımız, kan ter içinde kalalım. Bırakmanın derin boşluğuna düşmeksizin, bırakalım tüm hesabi ticaretleri. Hasbi bir ticarete buyur edilen kul gibi davranalım. Ahiret karşılığında *ellerimizi borç verelim: “Allah’ın kat kat fazlasıyla geriye ödeyeceği bir güzel borcu O’na verecek olan kimdir?[Bakara,245]

Ne dersin küçüğüm, “kim” olabilecek cesaretimiz var mı?…

İyisi mi boş ver tüm bunları küçüğüm…

Bak, güneş doğuyor secdeden kalkıyor kâinat,
kaygılarından sıyrılmak için izle(n)meye ne dersin?…

*” Başınıza ne musibet geldiyse kendi ellerinizle kazandıklarınız yüzündendir.[Şûrâ, 30]”

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Vicdansız İnsanlığımız