bir yaşamlık ölüm...




Gözlerine ilişti ölüm… Gözlerine…

Sarıpapatyaların çıkmasına az bir zaman vardı. Umut mevsimi kapıda gün sayıyordu. Adımını daha henüz atmıştı bahar… Gözlerinde kışın gidişi vardı. Dudaklarında, zihninde demlenen kelimelerin yansımaları okunuyordu. Kaybolmuştu, var olan her şey kendisine odaklanmışken, o her şeyin dışında hissediyordu kendisini. 

Bir tabutun sıcaklığında yitirdi geçmişini. Oysa tabutlar soğuktu, ama bu tabut ona sımsıcak geliyordu. Pamuk ellerini andırıyordu… Sımsıcak… Aklına birden o eli ilk tuttuğu gün geldi. Ne yumuşaktı, ne güven verici bir yakınlaşmaydı. Kaybolmuştu tüm tedirginlikleri bu ellerin arasında. Ve bu destekle birlikte, güvenin derin çizgilerinde tutunmaya başlamıştı hayata.

Kaybolan hatıralarını aradı tekrar. Sağına soluna baktı… Öylece kalakaldı. Ölüm gözlerine ilişti. Gözleri tabutun üzerinden kayan örtüye takıldı. Düşmemeliydi. Oysa eski günlerde az mı üzerini örtmüştü ölümün. Uyuyakaldığı dönemlerde az mı yanına ilişip, usulca, uyandırmadan üzerinden düşen örtüsünü tekrar yerine koymuştu. Tutmalıydı, düşmemeliydi… Düşmedi…

Kaybetti… Hırs mıydı bunun adı yoksa başka bir şey mi karar veremedi. Yıllarca savunduğu ilkelerin uzağında yabancı hissetti kendini tüm yakınların yanında. Karmaşanın ortasında, büyük yalnızlığın közünde demlenen, musalladan uzaklaşan hayallerine baktı uzun uzun. Baktı, hayallerinin yanında bir gerçek olarak son nefesini verişine. Savruldu, ayakları sabit kıdem duruyor gibiydi ama kendisi çoktan ayrılmıştı bu âlemden. 

Can, çekiliyordu. Fatihaların ardından gülümseyen geleceklerin perdesi kalkmıştı artık. Hakikat yanı başında, gözünün önünde, yazılanların ötesinde belirmişti birden. Bunun yanında kıyama kalkan zerreleri yorgun vücuduna baskı yapıyor ve gün geçtikçe eski enerjisini kaybediyordu. Ayaklarına, adımlarına baktı.

Sevmenin bir bedeli vardı. Sevdiklerince yerilmenin de bir ağırlığı vardı. Belki sevmenin bedelini ödediğini düşündü. Belki de sevmenin hakkını verememişti. Bir gün sevdiklerinde yitip gideceği hiç aklına gelmemişti. Sevildiğini düşünüyordu. Bir gün sevilmediğini anlayacaktı. Bir gün tüm çıkar hesaplarının, sevginin üzerinde nasıl yer bulduğuna hayret edecekti. Bir gün bir güzel güne adım attığında, arkasında bıraktıklarının sözlerini duymak isterdi. Son şahitliğini ilk şahitliği gibi yine kendisine yapmak isterdi. 

Ölüm, bir güzel diriliş fısıltısıydı. Kulaklarını dayadı varlığının tükenmeye yüz tutmuş sesine. Kainat yeni bir dirilişe uyanmışken, hayatının bir ağaç gibi olduğunu hissetti. Meyveler veriyordu ve her meyve kendinden uzaklarda daha alımlı birer ağaç olarak hayatlarına devam ediyordu. Kendisi yaşlandıkça arkasında bıraktıklarının kendisinden nasıl daha çok meyve verdiğine inanamıyordu. Bir yerlerde yanlışlar gülümsüyordu kendisine ama bunu bir türlü göremiyordu. Ya da hakikat yanı başındaydı, o, görmek istemiyordu.

Ölmek güzel bir şeydi, ama yaşamak da en az onun kadar güzel bir şeydi. Şimdi yapabileceği en güzel şeyi yapmalıydı. Yaşamalıydı, yaşamayı istemeliydi. Zira yaşamak ölmeye giden yolda, ölmeyi güzelleştiren bir araçtı. Ölümü güzel olsun istiyordu. Yaşamı gibi…

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Vicdansız İnsanlığımız