Düştüm mü gerçekten?





Kaybedilen günlerin hesabından çok, kazanılan zamanları konuşmak isterim...
Ve donuk hayallerin, olmadı ipe sapa gelmez mutlulukların peşinde öldürülen zamanların tam üstünde kurduğum hakimiyetin yansımalarında boğulmak...
Kimi zaman bulutlar arasında yok olmaya oynamak, kimi zaman güneşe kafa tutmak...
Serkeşçe...
Zamana ayak uydurmaktan çok zamana çelme takmak...
Düşmek...
Kırılmak...
Kırmak belki de...
Kendimi. Hayatımı. Kurallarımı...
Bir sonda bitecek güzellikleri bir sonsuzlukta diriltmek uğruna...
Silinmek ve kaybolmak uğruna. Sinmeden, sinirlenmeden, kaybolarak...
Bir başıma. Bir'e... Bir'le...
Korkarak. Ya da korkusuzca. Güvenle... Evime...
Evime, sılama, toprağa...
Toprağa, bastığım ve çiğnediğim toprağa. Ya da aczime işte...
Acizliğimin yansımalarına. Acizliğimi Yansıtan'a...
Kederime, hüznüme...

Bu yazının bir amacı yok...
Benim gibi...
Yazıların hep bir amacı vardır oysa...
Benim gibi...

Ben dünyaydım...
"Düş"tüm, düştüm gerçekten...
Kırıldı her bir yanım...
Gerçekleri öğrendim mi...
Bilmiyorum...
Sarıldı sargılar, gözlerime...
Kördüm sağırlığıma göz yaşı döküyordum.
Gönlüm yoktu yerinde...
Kan...
Kırmızı...
Ve rüyaya düştüm...
Rüya da dışladı beni,
Kendime düştüm...
Kendimde düştüm...


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Vicdansız İnsanlığımız

Unutma, "an" ki unutulmayasın...