Bir insan, üç farklı duruş..





















Eğer insana tarafımızdan bir rahmet tattırır, sonra o nimeti geri alırsak o, son derece ümitsiz, son derece nankör olur.(hûd,9)

Nimetin şükrünü eda etmek nimetin verildiğini fark etmekle mümkündür. Şu kâinatı ezelide rahmetin sahibini unutmamak, şükrün en büyüğü olsa gerek. Aldığı nefsin dahi sahibi olamayan insan, fıtratına dercedilmiş sahiplik ateşini, bencillik tutuşturucusuyla körleyerek kendini her şeyin sahibi zanneder. Zan, yanlışa adımlanan ilk adımdır. Zan hüsranın ikiz kardeşidir. Hüsrana uğramaya ramak kalmış insan için imtihanın devamlılığı, ümitsizliğini ve nankörlüğünü gün yüzüne çıkarır.

Fakat başına gelen bir dertten sonra kendisine bir nimet tattırırsak: "Artık bütün dertler ve belalar bir daha gelmemek üzere bitti gitti!" der, sevinir, övünür durur.(hûd,10)

Tüm ümitsizliği su yüzüne çıkmış insanın sınavı devam eder. Nimeti elinden alınan çocuk misali tüm suçu nimet verene yükleyen insan, kendisine tekrar nimet verildiğinde bu nimet vasıtasıyla mağrur bir tavır takınır. Nimet şükre vesile olacağına, nimet küfrü artırır. Bu sürece giden yol, düşmüşlüğün verdiği nefsanî ezilmişlik hissi ile insanın toplum nazarında kendini zillet içerisinde hissetmesi. Ve insan, bu perişanlığı(!) üzerinden alındığında,- Karunca bir tavırla- kendisinin gösterdiği çaba ve gayretiyle zilletine(!) son verdiğini ve bir daha kendisine asla ilişemeyecek bir şekilde bunu giderdiğini iddia eder. Nimetinin üzerindeki hak sahiplerini unutur. Ki bu hak sahiplerince de tekrar tekrar imtihana tabi tutulur. Bu Allah’ın yasasıdır. İddia etmek yine bir zandır... Ve zan insanı yine tüketir. Nimetin nereden geldiğini ve nereye gideceğini anlayamayan insan için artık son kaçınılmazdır.  

Ancak sabredip iyi işler yapanlar böyle değildir. İşte onlar için mağfiret ve büyük mükâfat vardır.(hûd,11)

İnsan, yaratanın muhabbetinden halk oldu. Muhabbet ve meveddete layık görüldü. Dostluk ilişkileri sabrın gölgesinde yürüyebilirdi. İnsan sabredip meveddetin koynunda muhabbetin inceliğiyle demlendi. Varlığını verdi, varlığınca hakkını verdi.. Sabır iyi işlere aralanan kapısı oldu. Sevgi amellere yansıdı. Muhabbet gönüllere çağladı. İnsan kendisini bu sürecin ötesinde tuttu.. “Ben” dedi, fakat “ben-cillik” yapmadı.. Sahibini bildi ve zandan uzak durdu. Böylelikle sabrın gölgesinde dostluğun ezelisine uzanan insan, dostun sahip olduğu her şeyden bir paya sahip oldu. Esmalar üzerinde tecelli etmek için sıralanırken, ölüm onun güzelliğini bekler oldu. Rabbi, yani dostu ona söz verdi. İşte onun için en büyük mükâfat Rabbinden söz alacak kadar O’na yakın olması oldu. O’na uzak olan neye yakın kılınabilirdi, O’na yakın olan neye uzak kılınabilirdi ki.. O’na yakın olan her yerde O’nunla değil miydi zaten? Her yer o insana cennet bahçesi olmaz mıydı? Ne mutluydu iki hüsranın arasındaki bu güzel insana.. Çünkü O, iki zorluk arasında bir kolaylık lûtfetmişti bu kula..

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Vicdansız İnsanlığımız