ismi "Deniz"di...


Kaybettik…

Kaybetmenin ismini koyamadık. Sinirlerimiz gerildi, gözlerimiz yerinden fırlayacakmış gibi oldu, duygularımız sağa sola kaçıştı, zihnimizdeki sancılar bizi tüketti.
Ardından savunulacak bir tarafı kalmayan hakikatin soğuk yüzüyle karşılaştık. Soğuk yine dondurdu narin bedenlerimizi. Narin vicdanlarımızı, narin merhametimizi…

Kaybettik…

İhanet ettik vicdanlarımıza. Kazanmanın eşiğinde geçirdiğimiz onca mutluluk dakikalarını, hüznün sevgi dolu kollarında yaşadığımızı bilemedik. Adalet arayışları içerisinde bir kurşunda biz sıktık var olmaya. Var olmak ölürken, biz var olma mücadelesine kaldığımız yerden devam ettik.
Ölüm yeniden yağmaya başladı, yaşamın tam ortasında yapayalnız kaldık, metrelerce naylonda biriktirdik gözyaşlarımızı… Soğuğa sarılmadık hiç. Okşamadık saçlarından tane tane yağan karları… Öpemedik yanaklarından…  Naylondan bir hayattı bizimkisi. İçi hissiz, çaresiz, soğuk, yapay…

Biz bir naylonun derin soğukluğunda ölmenin acı yanını hiç tatmadık. Umutların nefes alıp vermek olduğu topraklarda hiç nefes alıp vermedik. Biz duayı umutlarımıza katık edip, gecelerce uykusuz kalmadık. Soğuğa bürünmüş çadırlarımızda biriken beyaz örtüye dokunurken, çocuklarımızın/kardeşlerimizin kesik nefeslerine çare olamadık. Biz ellerimize güvenmedik… Biz… Gözlerimizin altına yüreklerimizi dayamadık, başımızı gökyüzüne çevirmedik. Üzerimize sıkılan suyun gönüllerimizde biriken öfkesini Rabbe anlatmadık, Nur esmasıyla yıkanmadık…

Kaybettik…

Bizim ismimiz deniz olmadı. Denizi görmeden deniz olmak hayaline kaptıramazdık kendimizi. Deniz olmak kadar engin bir yüreğimiz yoktu. Acıları sahibine dua dua yükseltecek sadrımız kayıplardaydı. Utanç boynumuza ilmik niyetine geçirilmişti, ölmek şimdi utanıyorum demekle birdi.
Deniz küçücük yaşta soyadı gibi olgun bir yaşamın şahidi, şehidi oldu. Hayatını kaybetti, arkasındaki kardeşlerine umut oldu bilmeden. O kazanmıştı, oysa biz yine kaybetmiştik. Hem denizi, hem de kendimizi… Sahte sevgilerin peşinden sürüklenirken, gerçek olmayan acıları derinlemesine yaşarken, gerçeğin adım adım ölüme yaklaştığını göremeyerek kendimizi…

Kaybettik…

Zatürre olmadık belki. Ciğerlerimiz yanmadı. Soğuk kasıp kavurmuşken ortalığı, bedenimiz ateşte yanmadı. Nefeslerimiz yavaşlamadı. Biz iyi olduk hep, kötü olmadık hiç…

Yollara gönül koymadık. Bitmek bilmez uzun, dar ve stabilize yollarda hayata tutunmadık. Küçük koltuklarda saklı huzursuz yolculukların esrarında kaybettik sancılarımızı. Biz hiç hastane hastane dolaşmadık nefes almak için. Biz yolda kaybettik, sabır çukurlarında sallandı aracımız, şükürle çarpıştık.

Hamdler dilimize pelesenk oldu. Ezilmiş yüreklerimizin enkazından çıktık tekrardan. Sağlıklı olmanın şükrünü hasta olanlara yapacağımız duayla edâ edebileceğimizi unuttuk. Yaşamadığımız şeyleri anlayabilecek, görebilecek bir bilinçten yoksun kaldık. Empati henüz sözcük dağarcığımızda kendine yer bulamayan bir kavram olarak yapayalnız kaldı. Biz hakikati iliklerimize kadar yaşamadık… Biz daha başta…

Kaybettik…

Saklandık, yüzleşemedik kendimizle. Dilimizi başka gönüllerin esiri yaptık. Biz korktuk, acemi bir insan gibi davrandık. Yaralar kana bulandı, aralandı hakikat ve biz karalandık defterimizde. Deniz Olgun son nefesini alırken, biz aldığımız her nefesin bundan sonra daha bir ağırlaşacağını bilemedik. Şimdi aldığımız nefes, hiç doğduğumuz gün kadar yakmamıştı ciğerlerimizi. Şimdi denizde kaybolma vaktiydi… Huzurumuzu kaybetme vakti. Varlığımızın sancısını duyumsama vakti…

Ve şimdi, yeni denizleri kaybetmeme vaktiydi bizim için. Dua vakti…

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Vicdansız İnsanlığımız

Unutma, "an" ki unutulmayasın...