Resimleşen Çocukluk




İçimizin bir yerlerinde hep bir çocuk vardı. Küçükken biz olan ama büyüdükçe bizden uzak hissettiğimiz, uzaklaştığımız bir çocukluk… 

İçimizde farklı bir mekânın farklı bir öznesi oldu hep çocukluğumuz. Çırpınan hayallerimizi tam ortasından tutup korumaya aldı zorluklarla. Kimi zaman kanattı ellerimizi hayallerimiz, kaçacakmış gibi oldu, fakat ne yaptıysa çocukluğumuzdan kurtulamadı. Biz buna sevinirken zaman ilerledi, çocukluğumuzun o büyük hayalleri, biz büyüdükçe yerini küçük hayallere bıraktı. Büyüdükçe tutamadık hayallerimizi, zira güçsüzleşiyordu ellerimiz… Her bir yanımızda açılan yaralar, acılarla kol geziyordu. Canımız acıdı, ağladık, kimse duymadı bizi.
Hep ters yönlere gitti çocukluğumuz. Biz ne dersek diyelim sürekli tersini yaptı söylediklerimizin. Sanki hakikat biz büyüdükçe değişiyormuş gibi. Ya da biz hakikati büyüdükçe unutuyormuşuz gibi. Sürekli hatırlatıcı oldu çocukluğumuz bu yüzden. Hatıralara gömülmeden…

Çıkmaz sokakların çıkar yollarını keşfetmiştik çocukluğumuzda. Büyüklerimizin uyarılarına aldırmadan küçümen vücudumuzla, kimi kırılmış ince demirler arasından geçerdik. Ya da karışımıza konulan büyük duvarların, kimsenin görmediği kenarlarda açılan küçük deliklerinin içinden, farklı mekânlarına bırakırdık kendimizi çılgınca. Keşfetmek, yeni yerler görmek ve merak… Bu üç duyguya hayır diyememiştik hiçbir zaman. Sonrasında, ya arkamızdan kızgın bir şekilde koşturan birilerini bulmuştuk, ya da kimse görmeden yasakları delmenin tarifsiz mutluluğunu yaşamıştık.

Çocukluğumuz dur durak bilmemişti. Gözlerimizi olağan görülen şeylere çevirmiştik sürekli. Bakmak için bakmamıştık hiçbir zaman. O yüzden yıldızlar bir başka görünürdü çocukken, ya gökyüzü… Masmavi bir resitalin ortasında nazar boncuğu gibi duran kıpkırmızı bir güneşle olan birlikteliği... Tarif edilmez bir mutluluğa kapı aralıyordu. Hiç bıkmıyorduk izlemekten. 

Gün geliyor mevsimler değişiyordu biz yine usanmıyorduk gökyüzünü izlemekten. Yeryüzüne dökülen beyaz topaklara teslim ediyorduk bakışlarımızı. Kar, çocukluğumuzda bir başka heyecanlandırırdı bizi. Beyaz felaket olarak adlandırmazdık mesela. Beyaz mutluluklardı bizim için kar. Okulların tatil olmasına sevinmemizi bir tarafa bırakırsak, kartopu oynamayı ve kardan adam yapmayı hiçbir şeye değişmezdik, soğuktan donsak bile…

Çocuk olmak böyleydi işte… Bir çeşmenin başında, gözlerini bir objektifin derinliklerine, hiç de yapmacık pozlara girişmeden bırakabilmekti. Aynen yukarıdaki resim gibi… Sade ve ince… Meraklı bakışlarla… Biz doğallıktan uzaklaştık büyüdükçe. Yapaylık kapladı dört bir tarafımızı. Sürekli “ama”larla kurulu cümlelerin hükmü altında ezildik. Ne sözlerimizi tam söyleyebildik, ne duruşumuzu tam koruyabildik ne de duygularımızı kirletmeden yaşayabildik. 

Bu satırlar bir çocukluk özlemi için saçıldı kâğıdın her bir yerine. Çocukça yazılan bu satırları okudukça çocukluğumuzu hatırlamak için… Zira biz fark etsek de etmesek de yüreğimizin bir yerlerinde bir çocukluk hâlâ bağırarak bize sesleniyor, çeşitli oyunlarla bize kendisini hatırlatmaya çalışıyordu. Ters yöne gidenin asıl biz olduğunu bir kez daha bize duyurmak için…

Çocukluğumuza geri dönelim, olmadı çocukluğumuza kulak verelim, o da olmadı çocukluğumuzu hatırlayalım… Fakat bunların dördüncüsü hiç olmayalım. Çocukluğumuzu unutmayalım…
 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Vicdansız İnsanlığımız