Anlamın Tam Ortasındaki Yalnızlık


Anlam
İnsan ayrıntılarda gizli bir varlıktır. Bizi biz yapan her değer, fark etmenin o geniş havzasında saklıdır. Bu geniş havza aslında dar bir kapıdan/ eşikten geçilmeden fark edilemeyecek kadar belirsizdir. Bir gün boyunca karşılaştığımız her olay, durum ve tavır aslında bize bu dar kapıyı işaret etmektedir. Varlığımız bu kapıda belirginleşir. Şahit olmanın tadına bu(a)rada varılır. Tüm telaşımız kabul görünmenin yaratacağı o gizli heyecandan ileri gelir. Var olmayı tüm zerrelerimizce hissetmekten…
Geçen gün sitemiz yazarlarından Emine Şeçeroviç’in twitter’da yazdığı şu inceliği görünce, içimize açılan kapıların ne kadar da donmuş olduğunu hissetmekten kendimi alamamıştım:  90 yaşındaki anneannem ''Bu karda kışta minik serçelerin haline üzülüyorum, ayakları üşüyor...'' diye dertleniyor.”
Biz, minik serçeler şöyle dursun evi barkı olmayan, soğuktan donmakta olan insanları düşünüp onların bu hallerine bile dertlenemedik. Defalarca bu duruma dikkat çeken kardeşlerimizi destekleyemedik. Köprü altlarında, banklarda ve sokaklarda bir köşeye kıvrılıp yatan insanları sıcacık bir ortama kavuşturma duasında bulunamadık. Bu karda kışta sıcacık yatağımızda sıcacık bir mutluluğun koynunda uyuyakaldık. Anlamadık…
Tam Ortası
Bir şeyleri fark edemedik. Koşturmacalar aldı bizi kendimizden. Çalıntı bir benlikle yaşamaya alıştık. Ruhumuz gasp edildiğinden bu yana kalbimizdeki incelik ve hassasiyet kayboldu. İyilik ve erdem rafa kaldırıldı. Paranın hâkimiyetinde saklı değerler beş parasız bıraktı kimliklerimizi. Maskelerle kurulan dostluklar, iyilik ve kötülük üzerine oynanan oyunlar, içi kof kavramlar yarım bıraktı kişiliklerimizi. Kirlendik bu yüzden, varlığın ahlaki çizgisinden dışarılara taşırdık ruhumuzu.
Bu durumda olmamıza birçok neden vardı. Saymakla bitirilemeyecek kadar nedenler…  Oysa yaşamın gerçekleri, bu nedenlerin kurduğu o derin ve demirden kalkanı kırmakta hiç zorlanmıyordu. Bir dokunuşla birlikte aslında nelerin gün yüzüne çıkabileceğini görebiliyorduk. Bir hayıflanışta, dertlenişte…
Bir dertlenmeydi aradığımız. Şu dünyada durup, merhamet dolu yüreklerimizle bir dertlenme. Öyle bir dertlenme ki, bizi varlığımızın doğusu ile batısı arasında delice bir koşturmaya zorlayacak. Zülkarneyn gibi…
Zülkarneynce varlığımızın batısına ve doğusuna yaptığımız yolculuk bize çok şey öğretecekti. Varlığımızın batısında hikmeti adaletle yoğuracak, doğusunda merhametin hüküm sürdüğü saflık ve samimiyet dolu anları idrak edecek, tam ortasında ise yecüc ve mecüc’ün önüne setler kurup ruhumuza iyiliklerle dolu bir bahar getirecektik. Zamanın bize hâkim olmaması için hızı yönetmeyi öğrenecek, bilginin ağırlığını iliklerimize kadar hissedecektik. Arafta geçirdiğimiz vakitler bu yüzden çok önemliydi. Yecüc ve mecüc’ün bize karışamadığı yalnızlık vakitleri…
Yalnızlık
Şimdi hiç olmadığı kadar ihtiyaç duyduğumuz yalnızlık vakitlerini kollamalıyız. Yalnızlığa kanat çırpmalıyız. Yalnız kalanları düşünmeliyiz. Yalnızlığın derin kuyusunda Yusuf olmalıyız. Yalnızlığın sabrında Yakup, gemisinde Nuh, derdinde Eyüp, ateşinde İbrahim, teslimiyetinde İsmail, çaresizliğinde Musa, kaygısında Hacer, sarayında Asiye olmalıyız. Yalnızlığın hirasında Muhammet olmalı, desteğinde Hatice, sevgisinde Aişe ve Fatıma, sıddıklığında EbuBekir, adaletinde Ömer, hayâsında Osman, yalnızlığın meydanlarında Ali olmalıyız…
İşte ancak o zaman bir serçenin ayaklarının üşümesine kendi ayaklarımız kadar yakınlaşmış olacağız… Ve işte o zaman hayat bir anlamın yatağında akmaya başlayacak…

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Vicdansız İnsanlığımız